Bazı Büyük Başarıların Kendisinden Büyük Hikayesi Vardır
Bugünkü yazıma, attığım başlıkla başlamak istiyorum. ‘’ Bazı büyük başarıların kendisinden büyük hikayesi vardır.’’ Bazen perdenin arkası, perdenin önünden daha çok teveccühe layıktır. Bazen kamera arkasındaki zorluklar, işin başarıya ulaştığı süreçte yaşanılan zorluklardan daha zordur.
Aslında bu durum birçok alanda böyle. Mesela bazı yemeklerin hazırlanışı pişirilmesinden daha meşakkatlidir. Ya da bazı yemeklerin pişirilmesi, yapılmasından daha çok emek ister. Olimpiyatlarda, yarışmalarda sadece elde edilen başarılar değil, başarıyı getiren hazırlanış öyküleri bilinse o öyküler de alkışlanır. O öykülere de bir madalya verilir.
Kısıtlı imkan ve zamanda yapılan bazı feragatların yanında başarı sadece bir sonuçtur… Başaran, mücbir sebeplerle başaramasa da övgüyü mücadeleye hazırlanış öyküsüyle hakketmiştir. Sınavda dereceye giren bir çocuğun girdiği derece kadar o dereceyi elde edinceye dek yaptıkları ve katlandıkları da bir derece değil midir?
Dedim ya; bazen kamera arkasındaki zorluklar, işin başarıya ulaştığı süreçte yaşanılan zorluklardan daha zordur ve bazen perdenin arkası, perdenin önünden daha çok teveccühe layıktır diye… Bu tabiri hem mecazen, hem gerçek anlamda kullanabiliriz. Yani kamerayla yapılan işlerde bazen kamera arkası gerçekten çok daha zordur. Mesela sinema tarihinde ciddi iz bırakan ve gösterime giresiye dek çekimi çok zor koşul ve şartlarda yapılan, her türlü baskılara maruz kalan bir filmin çekilme öyküsünü yukarıda kullandığım cümleme dayanarak anlatmaya çalışacağım…
Bir film çekmek ne kadar zor olabilir ki derseniz hadi buyurun başlıyoruz…
‘’ Mohammed: Messenger of God ‘’ ‘’The Message’’ veya ‘’ Çağrı ‘’
Mustafa Akkad, izlemeye doyamadığımız ve bizdeki adı ‘’Çağrı’’ olan unutulmaz ‘’ The Message’’ filminin yönetmeni ve yapımcısıdır…
Filmi elbette hatırlarsınız. Oyuncu kadrosunda Hz. Hamza karakteriyle gönlümüzde taht kuran büyük aktör Antony Quin, oynadığı Hint karakteriyle az buçuk öfkemizi kazanan İrini Papas ile birlikte birçok başarılı isim yer almaktadır.
Bu muhteşem filme yaraşır, Ortadoğu ezgilerini senfonik yapıyla harmanlandığı müziği yapan büyük besteci Maurice Jarre’e de bir paragraf açmak isterim ki kendisi dünya sinema tarihinin en değerli film müziği bestecisi olmakla birlikte bu alanda 3 kez Oscar Ödülü almış gerçek bir sanatçıdır. Çağrı müziğini bestelemek için filmin çekildiği çöllerde 2 ay çadırda münzevi bir hayat yaşayan besteci, adeta çölün sesini dinleyerek hicaz makamında bestelediği eserini çok sonraları ‘’ Yaptığım en iyi işti.’’ diye betimleyecektir…
Dönelim filmin çekim öyküsüne… Suriye asıllı yönetmen Mustafa Akkad ‘’ İslamı, çocuklarımın dışındaki insanlara da tanıtmalı ve öğretmeliyim.’’ düşüncesiyle İslamiyetin doğuşunu anlatan bir film çekmeye karar verir. H.A.L. Craig, Tevfik El-Hakim, A.B. Jawdat El-Sahhar, A.B. Rahman El-Sharkawi ve Muhammed Ali Maher’den oluşan senaryo ekibiyle işe koyulan Akkad, tam beş yıl boyunca bu filme sponsor arar.
Yazdığım Kayıp Kamyon filminin senaryosuyla sektörün az çok içindeki biri olarak söyleyebilirim ki canlar, bir filmin yapılması için en gerekli olan şey ne senaryo, ne yönetmen, ne oyuncu, ne ekipman, ne de mekandır… Bir filmin yapılabilmesi için en gerekli unsur paradır. Çünkü para, lazım olan her şeyi çevresine toplar.
Akkad gezdiği İslam ülkelerinden Kuveyt, Libya ve Fas’ı film projesi için sponsor olmaya ikna eder. Üç ülke film maliyeti olan on milyon euroyu karşılayacaklarını beyan ederken filmin bir diğer finansmanı ise Suudî iş adamı Adnan Kaşıkçı olur. ( Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın amcası )
Mustafa Akkad, film için Mısır’da El- Ezher Üniversitesi’nin kapısını çalar. Senaryoya burada İslami gereklilik ve usullere uygun olması adına bir yıl boyunca çalışılır. Kurulan kurul Akkad’a peygamberimizin yüzü bedeni bir tarafa, gölgesini dahi çekip gösteremeyeceği, ilk dört halifenin de filmde yer almaması gerektiğini vurgular. Akkad bu iki durumu mesleki tecrübesiyle halleder. Filmi izleyenler bilirler, Hz. Ali’nin Bedir Savaşı’ndaki bire bir dövüşünün sahnesinde kameraya sadece o meşhur Zülfikar kılıcı yansıyacak, peygamberimizin olduğu sahnelerde oyuncular direkt kameraya bakarak konuşurlar ve bu konuşma esnasında da alt fondan belli başı organ sesleri duyulacak (solunum gibi.) şekilde senaryoya şekil verilir.
Fakat filmin çekilebilmesi için aşılması gereken dağlar henüz bitmiş değildir. El- Ezher Üniversitesi’nde bir yıl çalışılan senaryo bu sefer Lübnan’daki Şiî İslam Konseyi’ne gönderilir. Burada konsey incelemesinden sonra olumlu cevap alan senaryo, halen filme çekilebilmiş değildir. Çünkü onay alınması gereken daha başka otoriteler vardır. Bunlardan birisi de Suudi Arabistan’daki İslam Birliği’dir. Birlik, senaryoyu okuma zahmetine katlanmadan reddeder ve bu tutum Kuveyt’in filmin sponsorluğundan çekilmesine sebep olur.
Sponsor konusunda ağır yara alan Mustafa Akkad, yine de umutsuzluğa düşmez ve Fas’a gidip dönemin kralıyla görüşür. Kral ona filmi Fas’ta çekebileceğini ama bunun duyurulmaması gerektiğini söyler. Kralın şartını kabul eden Akkad için set kurma serüveni başlar...
Dönemin Mekke’sinin, Kabe ve çevresinin dekorla inşaa edildiği günlerde Fas Kralı’nın huzuruna çağrılan Akkad hiç beklemediği bir cümleyle karşılaşır. ‘’ Sen ve ekibin on beş gün içinde ülkemi terk edin’’ diyen Fas Kralı yüzünden filmin çekimine henüz yeni başlanmışken her şey biter.
Bunca engellemelere rağmen filmi hâlâ çekmek isteyen yönetmen Mustafa Akkad, bu sefer Libya’ya geçerek Muammer Kaddafi ile görüşür. Bu görüşmelerde filmdeki Hz. Hamza rolü ile yer alan büyük aktör Anthony Quinn de bulunur.
Filmden kesitler sunulan Kaddafi, Peygamber Efendimizin Kabe’ye giderken onu taşlayanlara karşı kendisine siper olan bir avuç müslümanla linç edilme tehlikesi yaşadığı sahneyi izlerken kendini o kadar kaptırır ki koltuğundan doğrularak ‘’ ALLAH U EKBER’’ diye bağırır. (Belki de bunda o sahnenin devamında yer alan Hz. Hamza’nın at üstünde göğsünde bir çöl aslanı başı, elinde yayıyla gelerek kudurmuş kalabalığı susturması ve Ebu Cehil’in yüzüne yayıyla vurup susturduğu kalabalığın üstüne tek başına hücum edip meydan okuması etkili olmuştur.)
İşte o an Mustafa Akkad ile ‘’ The Message’’ filminin talihinin döndüğü andır. Kaddafi’nin ‘’ Çölse çöl, para ise para. Bunların hepsi bizde fazlasıyla var. Ne gerekiyorsa yapın.’’ talimatıyla, filmin çekimlerine tekrardan başlanır. Önce Fas’ta kalan set ekipmanları ve dekor gemilerle getirtilir sonra Libya çöllerine film setleri kurulur. Fakat iki sorun daha vardır...
Birincisi film için gerekli figüranların olmayışı, ikincisi ise çekim boyunca Libya’da bulunacak Hristiyan oyuncuların alkol içmek isteyişi… Kaddafi bu iki sorunu da çözer. Figüranlar için ordudan ve Halk Direniş Örgütü’nden (büyük çoğunluğu asker) oyunculukla ilgisi olmayan kişileri Mustafa Akkad’ın emrine verilirken, alkol meselesinde set alanında belirlenen yerlerin dışında içilmemesi şartıyla alkol almak isteyen oyunculara göz yumulur.
Beş yıl sponsor aranan, senaryosu üniversite kurullarınca, belli başlı sivil - askeri otoritelerce incelenip sansürlenen, revize ettirilen, siyasi baskılarla sürgün yiyen o güzel filmin çekimleri sonunda tamamlanır. Yönetmen Mustafa Akkad, Kaddafi’nin büyük desteğine bir şükran nişanesi olarak filmin jeneriğinde kendisine hitaben teşekkür yazısı yayımlamayı düşünür. Bunu Kaddafi’ye dile getirdiğinde Kaddafi; ‘’ Ben görevimi yaptım.’’ deyip, aldığı kararlar olmasa belki de asla çekilemeyecek olan filmde kendisini pay sahibi saymayarak adının geçmesine böylece mani olur.
Evet filmin çekimleri biter fakat hiçbir İslam ülkesinde yayımlanmaz. Hepsinde yasaklanır.
‘’ The Message ‘’ kendine Londra sinemelarında yer bulur. İlk Londra‘da gösterime girer. Fakat orada da belli başlı İslam gruplarının protestosuna maruz kalır. Mustafa Akkad, ölüm tehditleri alır. Çünkü filmin ta çekilmeye başlandığı dönemden beri Peygamber Efendimizi Anthony Quinn’in oynayacağı yalanı öyle güzel servis edilmiştir ki bunu duyan müslüman topluluklar filmin yayınlandığı her sinema salonunda protestolar gerçekleştirir.
Bunca büyük sorunlarla uğraşıp vizyona soktuğu filminin böyle bir durum karşısında yenilmesine razı olmayan Mustafa Akkad, protestocularından birkaçını alıp onlara özel bir gösterim yapar. Renk, ırk, dil ayrımı olmaksızın her müslümanın yan yana namaz kıldığı sahneden çok memnun kalan izleyiciler, filmin gösterildiği beyaz platformun önünde namaza duracak kadar The Message filminden etkilenirler.
Filmin gösterimi sonrasında Mustafa Akkad’a ağlayarak gelen birkaç kişi, film afiş ve broşürlerinin barlarda, içki içilen yerlerde asılmasına veya dağıtılmasına karşı olduklarını söylerler. Çünkü ‘’ The Message’’ filminin ilk adı ‘’ "Mohammed: Messenger of God"tır. Hal böyle olunca dini değerlere hassas müslümanlar, peygamber adının dinin yasak, günah, haram saydığı yerlerde afiş edilmesine, broşürlerle dağıltılmasına razı olmamıştır.
Sorunları aşmada pek mahir olan Mustafa Akkad, insanların hassasiyetini zedelememek adına kendisine ona binlerce dolara mal olsa da filmin afişlerini toplatıp yeni ismiyle tekrar gösterime sokar. Ve yaşadığı son soruna karşı bulduğu çözümle birlikte ortaya ‘’ The Message’’ yani ‘’ Çağrı ‘’ çıkar.
Şimdi bir düşünelim bakalım…
Çağrı’yı çekerken teknik ve figürasyon olarak farklı farklı sorunlarla uğraşsa da Mustafa Akkad’ın filmi çekmek için mücadele ettiği zorluklar, filmin başarısından büyük müdür değil midir? Bu kamera arkasındaki mücadelenin hikayesi kamera önüne aktarılsa, bence Çağrı prestijinde ve kalitesinde bir film daha izlemiş oluruz. Çünkü bazen, kamera arkasındaki zorluklar, işin başarıya ulaştığı süreçte yaşanılan zorluklardan daha zordur.
Ve bazı büyük başarıların, kendisinden büyük hikayesi vardır…
Arkasından bıraktığı ‘’ The Message’’ gibi bir başyapıtla hâlâ milyonlarca Müslümanın gözlerinden yaş getirten, çekim mücadelesi, bir filme konu edilse (O da başyapıt bir film olur) az gelecek olan, krallarla, diktatörlerle, üniversitelerle, askeri-sivil otoritelerle anlaşa-çatışa, adeta canını ortaya koyarak sinema tarihinin en unutulmaz filmlerinden birine imza atan yönetmen, yapımcı Mustafa Akkad, 9 Kasım 2005 tarihinde bir yakının düğününe katılmak için bulunduğu Ürdün'ün başkenti Amman'daki Grand Hyatt oteline El Kaide tarafından düzenlenen bombalı saldırıda ağır yaralandı. Saldırıda kızı Rima Akkad Monla orada hayatını kaybederken Akkad, tedavi gördüğü hastanede kan kaybı nedeniyle 11 Kasım 2005'te vefat etti… Ne kadar acı değil mi…?… Mekanı cennet olsun…
İşte böyle… Büyük başarıların, arka planda kalan hikayelerine muhakkak eğilip bakmak gerekir... Başarıyı getiren olgunun vücuda getiriliş hikayesi her zaman dinlenmeye değer ve çoğu zaman da başarının kendisinden daha değerlidir…
Ve birgün başarınız, zamanın ikliminde belki solar, belki tozlanır ya da gerilerde kalır ama mücadelenize kattığınız değer her zaman anılacaktır...
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış
Devamını keşfet — Bunları da oku
- Okullar Kapanıyor Çırak Aran(m)ıyor
- Direksiyonun Ardındaki Özgürlük
- Eğitim ve Öğretimde Mezun Tevazu ve Samimiyette Sınıf Tekrarı
- Zihnin Gizli Bağları: Çağrışım Olgusu
- Dünya Kupası Serüvenimiz Heyecanımız ve Fedakarlığımız
- İnsanın Değer Verdiği Şeyler O İnsanın Kim Olduğunu Ele Verir Mi?
- Bir Pazar Klasiği Serpme Kahvaltı İsrafın Zirvesi mi ?
- 2040 Yılında Sigara ile Mücadelede Son Koz